“İzlemek, peşinden gitmek” anlamındaki teba‘ masdarından türeyen tâbi‘ kelimesinin ism-i mensubu olan tâbiî, çoğulu tâbiûn (tâbiîn) şeklindedir. Genel kabul gören kanaate göre bir kişinin tâbiînden sayılması için sahâbî ile görüşmesi yeterlidir; bu görüş İbnü’s-Salâh, Nevevî, Irâkī, İbn Hacer, Sehâvî ve Süyûtî tarafından benimsenmiştir.
Tâbiîn tabakası içinde muhadramûn zümresi özel bir yer tutar: hem Câhiliye hem İslâmî dönemi idrak etmiş, Hz. Peygamber hayattayken veya vefatından sonra müslüman olmuş, ancak onu mümin olarak görememiş kimselerdir. Bunların sahâbe değil tâbiîn tabakasına dahil edilmesi görüşü kabul görmüştür.
Bu dönem, hadis tarihinde sened sorma ve râvi araştırma pratiğinin doğduğu dönemdir; Ebü’l-Âliye er-Riyâhî, Saîd b. Müseyyeb, İbrâhim en-Nehaî, Şa‘bî ve Muhammed b. Sîrîn gibi tâbiîler bu yönelimin öncüleridir. Tâbiîn dönemi Hz. Peygamber’in vefatından (11/632) 180 (796) yılına kadar uzanır.
Tâbiînin en faziletlisi konusunda görüş birliği yoktur. Ahmed b. Hanbel’den aktarılan bir ifadeye göre Medineliler Saîd b. Müseyyeb’i, Kûfeliler Üveys el-Karanî’yi, Basralılar Hasan-ı Basrî’yi tâbiînin en faziletlisi kabul etmişlerdir.
Tanımda “karşılaşma” (likā) ile “sohbetinde bulunma” (suhbe) ölçütleri arasında ihtilaf vardır. İbn Hibbân, sahâbî ile duyduğunu ezberleyebilecek yaşta mülâki olan kişiyi tâbiî sayar. Hatîb el-Bağdâdî ise sahâbî ile sohbeti bulunmayı şart koşar; bu ölçü, likāyı esas alan tarife göre tâbiî sayılan Yahyâ b. Ebû Kesîr ve A‘meş gibi isimlerin tebeu’t-tâbiîn tabakasına düşmesi sonucunu doğurur.