“Bir kişiyle birlikte bulunmak, dost ve arkadaş olmak” anlamındaki sohbet kökünden gelen sahâbe, sâhibin çoğuludur; tekili sahâbîdir. Muhaddislerin tanımı geniştir ve İbn Hacer el-Askalânî’nin el-İsâbe’deki tarifi cumhurun görüşü olarak benimsenmiştir: “Hz. Peygamber’e mümin olarak erişen ve müslüman olarak ölen kimse.” Buna göre sahâbî olmak için Resûlullah’ı uyanıkken bir an bile görmek yeterlidir; uzun süre beraber olmak, gazâya gitmek veya hadis rivayet etmek şart değildir.
Bu tanımın sınırları da bellidir: müslüman olarak ölme şarttır ve irtidad edip bu hâl üzere ölenler sahâbî sayılmaz; Hz. Peygamber hayatta iken müslüman olduğu hâlde onu görmeyen muhadramûn sahâbî değil tâbiîdir; rüyada görmekle sahâbî olunmaz; bulûğ şart değildir ama temyiz kudreti gerekir. Abdullah b. Ümmü Mektûm gibi âmâ olduğu için göremeyen ama mülâki olup sohbet edenler de sahâbîdir.
Muhaddisler ve Ehl-i sünnet âlimleri, Kur’an ve Sünnet’teki naslara dayanarak sahâbenin tamamını âdil kabul etmiş ve rivayetlerinin araştırılmadan kabul edilmesi gerektiği görüşüne varmıştır. Buradaki “adalet” mâsumiyet demek değildir: kastedilen, Resûlullah’tan yalan rivayette bulunmamak, büyük günahlardan kaçınmak ve dinî emirlerde titiz davranmaktır. Bazılarında unutkanlık ve yanılma gibi zabt kusurları bulunması adaletlerine halel getirmez.
Sahâbe dönemi vahyin başlangıcından son sahâbînin vefat ettiği 110 (728) yılına kadar sürer. Sahâbî biyografisinin en kapsamlı eseri İbn Hacer’in el-İsâbe fî temyîzi’s-sahâbe’sidir; bir sayıma göre 12.304 isim içerir, mükerrerler ve muhadramlar çıkarıldığında adı bilinen sahâbe sayısı 10.000’i geçmez. Zehebî, hadis rivayet eden sahâbîlerin 1500 civarında olduğunu söyler.
Sahâbî tanımı usulcüler ile muhaddisler arasında ayrışır. Usûl-i fıkıh âlimlerinin tanımı dardır: Hz. Peygamber’le altı ay veya daha fazla birlikte bulunmak, ilim öğrenmek maksadıyla yanına çokça gidip gelmek ve kendisinden hadis rivayet etmiş olmak gibi şartlar ararlar. Hadis âlimleri bu tanımı, hadis rivayet etmemiş binlerce sahâbîyi kapsam dışı bıraktığı için reddetmiştir. Sahâbenin adaleti ilkesine ise Şîa, Havâric ve Mu‘tezile’nin bazı mensupları ile bir kısım çağdaş yazarlar itiraz etmiş, cerh-ta‘dîl kurallarının sahâbeye de uygulanmasını savunmuşlardır; muhaddislerin cevabı, cerh ve ta‘dîl ilminin zaten sahâbenin adaleti esası üzerine kurulduğu ve aradan geçen zaman sebebiyle onların neye göre değerlendirileceğini belirlemenin mümkün olmadığıdır.