Ana sayfa/Kitaplar/Müslim · İman · 424← ÖncekiSonraki →
Sahîh-i MüslimSahîh (sağlam)Sahîh-i Müslim, İman (no. 424)
وَحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ رَافِعٍ، وَعَبْدُ بْنُ حُمَيْدٍ، - وَتَقَارَبَا فِي اللَّفْظِ - قَالَ ابْنُ رَافِعٍ حَدَّثَنَا وَقَالَ عَبْدٌ، أَخْبَرَنَا عَبْدُ الرَّزَّاقِ، أَخْبَرَنَا مَعْمَرٌ، عَنِ الزُّهْرِيِّ، قَالَ أَخْبَرَنِي سَعِيدُ بْنُ الْمُسَيَّبِ، عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ قَالَ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ حِينَ أُسْرِيَ بِي لَقِيتُ مُوسَى - عَلَيْهِ السَّلاَمُ - ‏"‏ ‏.‏ فَنَعَتَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ فَإِذَا رَجُلٌ - حَسِبْتُهُ قَالَ - مُضْطَرِبٌ رَجِلُ الرَّأْسِ كَأَنَّهُ مِنْ رِجَالِ شَنُوءَةَ - قَالَ - وَلَقِيتُ عِيسَى ‏"‏ ‏.‏ فَنَعَتَهُ النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم ‏"‏ فَإِذَا رَبْعَةٌ أَحْمَرُ كَأَنَّمَا خَرَجَ مِنْ دِيمَاسٍ ‏"‏ ‏.‏ - يَعْنِي حَمَّامًا - قَالَ ‏"‏ وَرَأَيْتُ إِبْرَاهِيمَ - صَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِ - وَأَنَا أَشْبَهُ وَلَدِهِ بِهِ - قَالَ - فَأُتِيتُ بِإِنَاءَيْنِ فِي أَحَدِهِمَا لَبَنٌ وَفِي الآخَرِ خَمْرٌ فَقِيلَ لِي خُذْ أَيَّهُمَا شِئْتَ ‏.‏ فَأَخَذْتُ اللَّبَنَ فَشَرِبْتُهُ ‏.‏ فَقَالَ هُدِيتَ الْفِطْرَةَ أَوْ أَصَبْتَ الْفِطْرَةَ أَمَا إِنَّكَ لَوْ أَخَذْتَ الْخَمْرَ غَوَتْ أُمَّتُكَ ‏"‏ ‏.‏
Türkçe Çeviri
Bana Muhammed b. Râfi ile Abd b. Humeyd dahi rivâyet ettiler. Her ikisinin lâfızları bir birine yakındır. İbn Râfi' Haddesena tabirini kullandı. Abd ise Ahbarana Abdurrezak dedi: Abdurrezak Şöyle dedi: (Bize) Ma'mer. Zuhri'den naklen haber verdi. Dedi ki: Bana Sa'id b. El-Müseyyep, Ebû Hüreyre'den naklen haber verdi. Şöyle dedi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) : «Bana Isrâ vaki olduğu zaman Mûsa (aleyhisselâm) ile görüştüm.» Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onu tavsif buyurmuş —zannederim— şöyle dedi: — «Bir de ne göreyim uzunca boylu, başı düz saçlı bir zat. Şenûe (kabilesi) erkeklerinden sanırsın. Isa ile de görüştüm.» Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onuda tavsif buyurdu: — «O da orta yapılı sanki Diymas'tan yani —hamamdan— çıkmış gibi kırmızı benizli idi. İbrahim (Salavatullahi Aleyh) 'i de gördüm, zürriyeti içersinde ona en ziyade benzeyen benim. Bana iki kap getirdiler. Bi-rînde süt, diğerinde şarap vardı. Bunların hangisini istersen onu al, dediler. Ben sütü alarak içtim. (Getiren zat bana) : Fıtrata hidayet olundun yahut fıtrata isabet ettin. Şayet şarabı olsaydın ümmetin azardı, dedi.» buyurdular.
Çeviri kaynağı: islamilimleri.com

Mütercim şerhi

Aşağıdaki izah hadisin parçası değildir; mütercimin ve şârihlerin notudur.

Bu hadis muhtelif lâfızlarla bütün sahih kitaplarında rivâyet edilmiştir. Buhârî onu kesik kesik olmak üzere «Kitabu Bed'i’l-Halk», «Kitab-u Halk-ı Âdem» ve «Kitabul Menâkıp» da, Tirmizî «Kitabuf Tefsir» de, Nesâî «Kitabu's Salât» da rivâyet etmiştir. Hadisi şerif ümmetin dillerinde destan olan meşhur hadiselerden olup Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in İsrâ ve Mi'racmı anlatmaktadır. îsra geceleyin yürütmek manasınadır. Fahr-i kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in büyük mucizelerinden bin olmak üzere gecenin bir cüzünde Mekke'deki Mescid-i Haram'dan, Kudüs'deki Mescidi Aksa'ya yürütüldüğünü «O Sübhanı (Allah'ı) tenzih ederim ki kulunu geceleyin Mescid-i Hara m'dan (alıp) kendisine âyetlerimizden bazılarını gösterelim diye havalisini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya yürütmüştür.» âyet-i kerimesi beyan etmektedir. Oradan göklere çıkarıldığını ve göklerde gördüğü acaip ve garaibin tafsilatını bu hadis-i şerif , ispat eder. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in göklere çıkarılma hadisesine de Mi'raç denilmiştir. Bu hadis enin bir kısmı Kur'ân-ı Kerîm'de şu âyetlerle beyan buyrulmuştur: «Yemîn ederim ki. Peygamber o Cibrîl 'i Sidre-i Münteha'nın yanında bir daha inişinde de gördü. O Sidrenin yanında Cennetu'l-Me'va vardır. Sidreyİ Allah'ın cefâlet ve azameti kaplayabildiğine kaplıyordu. Göz ne şaştı, ne de haddini aştı. Vallahi Peygamber Rabbi'nin âyetlerinden en büyüğünü gördü.» Binaenaleyh İsrâ ve Mi'raç hadisesinin başı ve sonu âyetle, tafsilatı da meşhur hadisle sabit olduğundan bu cihetleri inkâr, küfür, tafsilatını inkâr dalâlettir. Bu muazzam hadiseyi Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) vukuunun ertesi günü haber verdiği zaman Mekke müşrikleri kıyâmetleri koparmış birbirlerine haber verdikten sonra Hazret-i Ebû Bekr (radıyallahü anh) 'a koşarak: «Bak sahibi ne diyor. Güya bu akşam göklere çıkmış orada pek çok acaip ve garaip temaşa etmiş cennet ve cehennemi görmüş; Rabbi ile konuşmuş. Nasıl bunuda tastık eder misin?» demişlerdi Ebû Bekr «O bunları söylediyse ben kabul ederim. Ben onu bundan daha garibi hususunda tasdik ediyorum» cevabını verdi. Ebû Bekr (radıyallahü anh)' a, Sıddik, unvanı o zaman verilmiştir. Müşrikler akıllarınca Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’i iskât ve ilzam için ona çeşitli sualler sormaya başladılar. Ezcümle Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya tarif etmesini istediler. O anda Mescid-i Aksa olduğu gibi kendisine tecelli ederek onu müşriklere tavsif buyurdu. Müşrikler buna hiç bir şey deyememişlerdi. Çünki söyledikleri doğru idi. Bu sefer yollardaki kervanlarını sordular onları da yerlerini tayin etmek sureti ile bittafsil haber verdi. Hatta karayağız bir devenin kervanın en önünde bulunduğunu sabahleyin güneş doğarken Mekke'ye geleceğini söyledi. Müşrikler buna sevinmişlerdi. Çünkü — Haşa — Bununla Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in yalanını tutacaklarını umuyorlardı. Bu sebeple içlerinden birini güneşin doğduğunu haber vermek için gözcü tayin ettiler. Bir başkasınıda kervanın gelişini gözetmeğe memur ettiler. Neticede bu iki şahıstan biri güneşin doğduğunu haber verirken ötekide kervanın gelmekte olduğunu söylüyor ve sesleri bir birine karışıyordu. Bittabi müşrikler bunada inanmadılar. Hatta onların desiselerine alda-narak bazı zayıf müslümanlar irtidad bile etti. İşte İsrâ ve Mi'raç hadisesi bu suretle daha o devirde şöhret bularak bir çok dedikodulara ve kargaşalıklara yol açtı. Bu hadis eyi müslümanlar kabul ile telâkki ederek inanmışlardır. Yalnız ne şekilde vuku bulduğu öteden beri ihtilaflıdır. Bazılarına göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) rüyasında ruhu ile göklere çıkmıştır. Bunların delili «Biz sana gösterdiğimiz rüyayı ancak insanlara bir fitne olsun diye gösterdik.» âyet-i kerîmesi ile Mâlik b. Sa'sa'a hadisinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in «Bana Cibrîl , Mescid-i Haram'da uyuduğum bir sırada geldi...» «Bir de uyandım ıriesciddeyim» sözleridir. Ancak âyet-i kerimede beyan buyurulan rü'ya Miraç hakkında değil Fahr-i kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in Hudeybiye'de gördükleri rü'-yadır. Filhakika ashâb-ı kirâmdan bazıları bu rü'ya mucebince o sene Mekke-i Mükerreme'ye ve Mescid-i Haram'a gireceklerini zan ve tahmin etmişler o sene girmek müyesser olamayınca mezkur rü'ya onlar hakkında bir fitne ve iptilâ olmuştu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in Mi'racı rü'ya halindedir deyenler: Ashâb-ı Kiramdan Ümmül Mü'minin Âişe (radıyallahu anhâ) ile Muâviye (radıyallahü anh) , Tabiinden Hasanı Basri ve Muhammed b. İshak'tır. Hazret-i Âişe : « Resûlüllah , (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in cesedi yer yüzünden kaybolmamıştır. O göklere ruhu ile uruç etmiştir,» demişsede bu sözü o mutlaka başka birisinden işitmiş olacaktır. Çünkü mi'raç zamanında kendileri ya pek küçük yahut henüz doğmamışlardı. Mi'raç bi'setin 12. yılında yani hicretten bir sene evvel vuku bulmuştu. Selef ve Halef ulemâsının ekserisine göre mi'raç ruh ma'al cesed olmuştur. Yani Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hem ruhi ile hem cesedi ile göklere çıkmıştır. Delilleri zikrettiğimiz İsrâ âyet-i ile sadedinde bulunduğumuz Mi'raç hadisidir. Çünkü Âyet-i kerimede (Abd) ve (îsrâ) kelimeleri zikredilmektedir. Kul mânasına gelen Abd ruhla cesedin mecmu'una itlak olunur. Yalnız cesede Abd denilmediği gibi yalnız ruhada Abd denilemez, İsrâ dahi geceleyin bir cismi yürütmedir. Bu kelime hiç bir zaman yalnız ruhu yürütmek mânasına kullanılmamıştır. Binaenaleyh Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) gerek Mekke'den Kudüs'e gerekse Kudüs'teki Mescid-i Aksa'dan göklere vaki olan seyahatında hem cesedi hem ruhu ile bulunmuştur. Ha-dis-i Şerif te buna delâlet eder. Zaten aklen müstahil olmadıkça şer'i nas-lan zahirleri üzere bırakmak vaciptir. Buradaki âyet ve hadisin zahiri mânaları müstehil değildir. Çünkü güneş, kutru yerin kutrundan bir milyon şu kadar defa büyük olduğu halde görülmedik bir sür'atle mihveri etrafında dönmektedir. Zaten cisimlerin atomları birbirinin mislidir. Bunlar ancak Kâdir-i mutlak hazretlerinin bazılarında yarattığı hassalarla birbirinden ayrılırlar. Binaenaleyh Allahü teâlâ hazretlerinin Resûlü Ekrem inin bedeninde yahut onu taşıyan vasıatada güneşin hareketinden daha büyük bir sür'at halk'etmiş olması mümkündür. Aklî delilleri de küf farın ve irtidad eden müslümanların bu hadiseyi şiddetle inkâr etmiş olmalarıdır. Eğer mi'raç rüyada vakî olmuş olsaydı onu kimse inkâr etmezdi çünkü rüyada Peygamber ler değil alelade insanlar bile uçarlar. Bunu kimse mühim bir hadiseymiş gibi dile dolamaz inkâr etmez. Binaenaleyh Küffarm şiddetli inkârı dahi mi'racın ruh ve cesedle vaki olduğuna delildir. Bazıları Miracın keyfiyeti hakkındaki hilafı kaldırmak için İsrâ ve Miraç hadisesinin bir kaç defa vuku bulduğunu söylerler. Bazılarına göre, İsrâ ile Miraç ayrı ayrı gecelerde vakî' olmuştur. Diğer bazıları bunların biri uykuda diğeri uyanıkken olmak suretiyle ikişer defa vaki' olduğunu: evvelâ uyku halinde İsrâ ve Miraç ettirilerek bu işe hazırlandığını sonra bunların aynen, uyanıkken tekrar edildiğini söylerler. Ebû Şâme bu bâbtaki rivâyetlerin arasını bulmuş ve İşrânın üç defa vaki olduğunu söylemiştir. Bunlardan birincisi Mekke'den yalnız Kudüs'teki Beyti Makdis'e kadardır. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu seyahatini Burak üzerinde yapmıştır. İkincisi yine Burak üzeroinde Mekke'den Semavata; üçüncüsü de Mekke'den Beyt-i Makdis'e oradan da göklere çıkmak sureti ile vuku bulmuştur Sûfiyyenin kavline göre mi'râc uyanıkken insilâh-ı tâm ile beşeriyetten melekiyete yaklaşmak sureti ile olmuştur. Insilâh: Lügâtta bir şeyin diğer bir şeyden sıyrılıp soyunması manasınadır. Sûfiyye'nin istilahına göre ise; ruhun ruhaniyeti galebe çalarak bedenden taşması ve genişliyerek iç ve dış alemindeki ahvali anlamasıdır. Bu tarife göre ruh bedenden tamamı ile ayrılmadığı için insilâh ölüm değildir. Nitekim insilâh halindeki şahısta görülen nefes alma ve hareket etme gibi eserler de insilâhm ölüm olmadığını gösterir. Onlara göre, ateşten bulutlara doğru yükselen dumanın bir ucu nasıl daima ateşe bağlı ise insilâh halindeki şahsın bedeninden taşan ruhunun bir ucuda daima bedende kalır. Kezâlik insilâh halinde bulunan bir şahsın idraki kaybolmayıp bedeninin içinde ve dışındaki ahvali anlaması insilâhm uyku mânası-nada gelmediğini gösterir. Çünkü uyuyan bir kimsede şuur kalmaz. İnsilâh peygamber lerde vakî olduğu gibi onların veresesi bulunan evliyaul-lahta hatta makam ve mertebelerine göre sair mü'minlerde bile vakî olur. Yalnız peygamber lerin insilâhları pek mükemmel olduğu için onların ruhları meleklerle görüşür; onlardan bilgi alarak insanlara neşr ederler. Maa-mafih peygamber lerin insilâhlarıda bir birinden farklıdır. Hazret-i Mûsa (aleyhisselâm) Cenab-ı Hak ile perde arkasından konuştuğu halde peygamber imiz Muhammed Mustaf (sallallahü aleyhi ve sellem) Teâlâ Hazretlerini görerek konuşmak şerefine nail olmuştur. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in beşeriyetten melekiyyete yaklaşması, insanlıktan melekliğe geçmesiyle olur. Nitekim vahiy hadisinde bunun buram buram ter dökmek ve halktan ayrılmak suretiyle eserinin görüldüğü zikir edilmiştir. Sûfiyyenin kavli bazı kelâm ulemâsı tarafından en cem'iyetli ve mü-tevassıt görülmüştür. Çünkü insilâh bir cihetten rü'yaya benzediği için «Miraç rü'ya halinde olmuştur» diyenlerin kavlini içine aldığı gibi insilâh halinde bulunan şuuru kaybolmaması cihetiyle uyanık kimselere benzediğinden «Miraç uyanıkken vakî olmuştur» diyenlerin kavlinede şamildir. Bu suretle her iki kaville amel edilmiş olur. Ancak az yukarıda işaret ettiğimiz vecihle insilâh yalnız peygamber lerde değil ümmetin bazı efradında da, vakî olduğu için Sûfiyyenin kavline itiraz edilmiştir. Hadisin Şerik rivâyetinde İsrânın Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e vahiy gelmezden önce vakî olduğu bildiriliyorsada bu hatadır. Müslim 'inde tenbih ettiği gibi Şerik bu rivâyetinde takdim ve tehirler yapmış: ulemânın asla kabul edemiyeceği vehimlere kapılmıştır. İsrâ hakkında en öncelik bildiren kavil Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e peygamber lik geldikten onbeş ay sonra olmasıdır. Daha önce vukuna kail olan yoktur. Zaten Şerik'in makbul bir râvî olup olmadığı ulemâ arasında ihtilaflıdır. Miraç Bâbında hak olan söz ekser-i selefin kavlidir. Yani Miraç uyanıkken ruh ve cesetle vakî olmuştur. Bu hususta «Şifai Şerif» de yirmi tane sahabe tabiin ve tebe'i tabiîn ismi sayılmıştır. Onlardan sonra gelen Hadis, Fıkıh, Tefsir ve Kelâm ulemâsının ekseriyetle kavileri de budur. Hadisin bazı rivâyetlerinde İsrâ hâdisesinin Kabe'den başladığı diğer bazılarında evinden, bir takımlarında Ebû Talib'in şi'binden (arazisinden) diğer bazılarında Ümmühânî'nin evinden başladığı kaydedilmektedir. Bu rivâyetler zahiren birbirine muarız gibi görünürse de araları şöyle bulunmuştur: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) o akşam Ümmühâni'nin evinde yatıyordu. Onun evide Ebû Talib'in Şi'binde idi. İsrâ hadisesi o evden başlamıştır. Evin Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e izafe edilmesi orada oturduğu içindir. Melek gelerek kendilerini oradan almış Beytullah'a götürmüş. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) orada bir parça oturarak istirahat etmiş uyuklar gibi olmuştur. Sonra melek onu Beytullah'in kapısından çıkarak Buraka bindârmiştir. İşte isranın Kâbe'den başladığı rivâyeti de bundandır. Burak'in nasıl bir hayvan olduğu hadis şerifte beyan buyurulmuştur. Hadis-i şerifin muhtelif rivâyetlerinden anlaşıldığına göre Fahr-ı Kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) bu seyahati esnasında beş şeye binmiştir: 1 - Mekke' den, Mescidi Aksa'ya kadar Burak'a, 2 - Oradan birinci semaya kadar Miraç denilen bir merdivene, 3 - Yedinci kat semaya kadar meleklerin kanatlarına binerek gitmiş. 4 - Oradan Sidre-i Münteha'ya kadar Cibrîl (aleyhisselâm) 'ın kanadına. 5 - Kaabei Kavseyn'e kadar Refrefe binmiştir. Bunların mahiyetini bilmeye bizim için imkân yoktur. Binaenaleyh hepsine haber verildikleri şekilde inanır bu bâbtaki ilmi, Allah ve Resülü'ne havale ederiz. Gerçi Kâdir-i mutlak olan Allah'ü Zülcelâl için bunların hiç birine ihtiyaç yoksada Habib-i Ekrem'ini mu'tad olan vasıtalarla yürüterek fazla heyecanlanmasına mâni olmak hikmetine mebni kendilerine hususi binekler tahsis buyurmuştur. İsrânın gece olmasının hikmeti de Allâh'ü a'lem gece halvet ve muhabbet zamanı olduğu yahud bir çok peygamber lere muhtelif mu'ci-zeler geceleyin verildiği içindir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) göklere münacaat için kaldırılmıştır. Onun için de kendisine evvelden vakit tahsis edilmemiştir. Çünkü vakit tayin etmeden bir kimseyi huzura çağırmak o kimse üzerinde daha tesirli olur. Mûsa (aleyhisselâm) 'ı Teâlâ Hazretleri evvelden bildirdiği bir vakitte Tur dağına davet eder kendisine emirlerini orada bildirirdi. Cebel-i Tur ile Beyti Ma'mur'un yüceliği arasındaki fark; pek büyük olduğu düşünülürse Hazret-i Mûsa ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in makamları arasındaki fark kendiliğinden anlaşılır. Keza Süleyman (aleyhisselâm) ’a rüzgâr müsahhar kılınmış onu bir aylık mesafeye en kısa zamanda ulaştırıyordu. Fahr-i kâinat (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bir anda yatağından arşı alaya kaldırılmıştır. Bu seyahatta Re sullülâh (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e Hazret-i Cibrîl biri, süt, diğeri şarap dolu iki kap takdim ederek: «Bunların hangisini istersen buyur» demiş; Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) sütü tercih etmiştir. Bunun üzerine kendilerine: «Fıtrata isabet ettin; eğer şarabı tercih etseydin ümmetin azardı.» denilmiştir. Bu rivâyette süt ve şarap takdiminin Beyt-i Mahdis'de geçtiği, başka bir rivâyetde işe Sidre-i Münteha'da yapıldığı bildiriliyor. Kapların sayısında da ihtilâf vardır. Bazı rivâyetlerde peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ’e dört kap sunulduğu bunların ikisinde sütle şarap, ikisinde de bal ve su bulunduğu beyan ediliyor. Bu rivâyetlerin arası şöyle bulunmuştur; ya ibaredeki (sümme) edatı (vav) manasınadır. Yani tertibe delalet etmez. Yahut süt takdimi hadisesi biri; Kudus'de susadığı zaman, biri de Sidretü-i Münteha'da olmak üzere iki defa vâkî olmuştur. Ulemâi ıtratı İslâm ve istikâmet diye tefsir etmişlerdir. Görülüyor ki; süt İslâmiyete şarapta sapıklığa alâmet kılınmıştır. Çünkü süt güzel ve temiz bir gıdadır onun akıbeti daima selâmettir. Bu sebeble ekseriya hastalara süt içmeleri tavsiye olunur. Şarap ise; her türlü pisliklerin ve kötü hallerin esasıdır. Onun için şaraba ümmü'l-habais derler. Burada şöyle bir suâl hatıra gelebilir: Acaba Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'i haram olan şarapla, helâl süt arasında muhayyer bırakmanın hikmeti nedir?. Ulemâ buna şöyle cevap veriyorlar: Bu muhayyerlik ya o zaman henüz şarap haram kı-lınmadığı içindir, yahud gelen şarap cennet şarabı olduğundandır. Cennet şarabı haram değildir. Aliyyü-l Kari'ye göre buradaki hikmet peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in doğruyu seçtiğini göstermek suretiyle onun, faziletini meleklere bildirmektir. Cibrîl (aleyhisselâm) birinci semanın kapısını çaldığı zaman o semanın bekçisi kendisine kim olduğunu; yanında kimin bulunduğunu sormuş; Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) olduğunu anlayınca: «O gönderildi mi?» diye sormuştur. Ulemânın beyanına göre bu sualden murâd peygamber olup olmadığını öğrenmek değil: «Göklere çıkmak için gönderildi mi?» demektir. Yoksa o ana kadar Resul üllâh (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in peygamber gönderildiğim bilmiyen hiç bir melek tasavvur edilemez. Vakıa Kâdi İyaz bu hususta ihtilâf olunduğuna işaret ile sualin hakikaten peygamber oldumu olmadımı mânasında sorulmuş olduğuna kail olanlar bulunduğunu anlatmak istemişse-de bu kavil doğru.. değildir. Hadis-i şerifte zikri geçen Beytü’l Mâ'mûr, Sidretü'l Münteha ve emsali müsenımaların hakikatini ancak Allah ve Resûlü bilir. Biz bunların ancak isimleri ile bazı vasıflarını biliyoruz. Beyt-i Mâ'mûr hadiste beyan buyurulduğu vecihle içerisine her gün 70.000 melâikenin girdiği bir yerdir. Sahih haberlere göre Kur'ân-ı Kerîm Levh’l-Mahfuzdan buraya bir defada inmiş oradanda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’e yirmi üç senede inzal buyurulmuştur. Sidre: Nebk ağacıdır. Keyfiyyetini Allah bilir. İbn Abbas ile diğer müfessirlerin beyanına göre buna Sidretü'l Münteha Tesmiye edilmesinin vechi meleklerin ilmi onda nihayet bulduğu içindir. Onun ötesine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’den başka geçen olmamıştır. Bazı rivâyetlerde görülen Şakk-i Sadır hadisesine gelince: Muhtelif rivâyetlerden anlaşıldığına göre bu hadise üç defa vuku bulmuştur. İlk defa: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) , Beni Sa'd kabilesinde süt annesi Halime'nin nezdinde iken vuku bulmuş. ikincisi: Mi'raç gecesinde olmuştur. Bazıları Mi'raç gecesinde böyle bir şey olmadığını iddia etmişlersede bu kavil merdûttur. Çünkü Mi'raç gecesinde de vakî olduğu sahih hadisle sabittir. Mucize kabilinden olan bu gibi harikaları inkâra mecal yoktur. Küçüklüğündeki hadise Müslim 'in Şeyban b. Ferruh rivâyetinde şöyle izah edilmiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) çocuklarla oynarken kendisine , Cibrîl -i Emin (sallallahü aleyhi ve sellem) gelerek onu tutmuş yere yatırarak karnını yarmış ve kalbini çıkarmış ondan bir kan pıhtısı aldıktan sonra Resûlü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e: «İşte şeytanın senden nasibi budur.» demiş sonra kalbini altın bir tas içinde zemzem suyu ile yıkayarak dikmiş ve yerine koymuş. Bu hadis eyi gören çocuklar telâşla süt annesine koşarak «Muhammed öldürüldü» diye haber vermişler. Sonra onu karşılamaya döndükleri zaman rengini uçmuş görmüşler. Ulemânın beyanına göre bu ameliyenin hikmeti Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'i şeytandan korumaktır. İkinci hâdise Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e vahiy geldiği zaman olmuştur. Bunun hikmeti onun kalbini kuvvetlendirmektir. Bu suretle kendisine yahiy edilen şeyleri kolaylıkla telâkki etmiş vahyin bütün ağırlıklarına tahammül buyurmuştur. Üçüncüsü de: Semavata çıkacağı zaman olmuştur. Bunun hikmeti de Resûlü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) 'i münacat için hazır lamaktır. Tıybi diyor ki: Gerek Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in göğsünün yarılması gerekse kalbinin çıkarılması meselesinde çıkar yol menkul ile mâkul arasını bulmak iddiasiyle boş yere uğraşmak değil doğrudan doğruya vakıayı teslim ve tasdik etmektir. Hamdolsun biz muhbir-i sadık olan Resûl-ü Zişan'ın verdiği haber hususunda hakikatten mecaze gitmeğe cevaz vermiyoruz. Maamafih ülema-i zahirin pek doğru bulduğumuz bu sözlerine karşı ülema-i Batın bu rivâyetlerdeki lâfızlardan hakikî mânalarının kastolunmadiğını bunların birer temsilden ibaret olduğunu iddia etmişlerdir. Bu zevata göre Şakk-ı Sadır hadisesi berzah alemine ait bir temsildir. Şah Veliyullah (Huccetul-lahi'l-Baliga) adlı eserinde şunları söyler. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in göğsü yarılarak imanla doldurulmasının misali ona nur doldurmak ve bu nurun, onun ruhuna galebe çalması beşeri tabiat alevlerinin sönmesi ve sema aleminden taşıp gelen tecellilere tâbi olmasıdır. Lâkin Şeyban b. Ferruh rivâyetindeki tafsilata dikkat edilirse anlaşılırki; ehl-i batının bu te'villerine mecal yoktur. Zira hadiseyi gören çocukların Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in süt annesine koşarak «Muhammed Öldürüldü» demeleri sonra onu karşıladıklarında renginin uçtuğunu mülâhaza etmeleri ve nihayet Enes (radıyallahü anh) ’ın: Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in göğsünde o iğnenin eserini görürdüm demesi bu bâbta hiç bir te'vile imkân bırakmayacak kadar sarih hakikatlardır. Mucizeye imanı olan bir müslümanın bu bâbta tereddüd göstermesi asla caiz olamaz. Yalnız Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in kalbine bir altın kapla iman ve hikmet doldurulması mecazdır. Bundan murâd tasın içinde kemâl-i imanla hikmete sebep olan bir şey'in bulunmasıdır. O şey imanla hikmete sebep olabileceği için mecazen iman yerinde kullanılmıştır. Yani mecazen imanın sebebine iman denilmiştir. Harmele hadisinde zikri geçen karaltılar Âdem oğullarının ruhları diye tefsir edilmiştir. Vakıa kâfir ruhlarının «siccin» de olacağını mü'min ruhlannınsa cennette sefa süreceğini bildiren sahih haberler varid olmuştur. Binaenaleyh nasıl olurda kâfirlerin ruhları Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) ’in yanında bulunabilir? Şeklinde bir sual hatıra gelebilirsede zaman zaman bütün ruhların Âdem (aleyhisselâm) 'a arz olunması Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in böyle arz esnasında oradan geçmiş bulunması ihtimal dahilinde olduğu gibi cennetliklerle cehennemliklerin daimi şekilde değilde bazan yerlerine girmeleri sair vakitlerde Hazret-i Âdem'in etrafında bulunmaları da muhtemeldir. Hatta üçüncü bir ihtimal olmak üzere cennetin Âdem (aleyhisselâm) 'ın sağında cehennemin de solunda bulunması caizdir. Âdem (aleyhisselâm) 'ın sağ tarafına baktığı zaman gülmesi zürriyetinin iyi hallerde olmalarına sevindiği için sol tarafına bakıp ağlaması da yine zürriyetinden bazılarının kötü hallerine acıdığı içindir. Mûsa (aleyhisselâm) 'ın ağlaması dahi — Haşa— Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ’i çekemediği için değil onun ümmetine nispetle kendi ümmetinin az olmasıdır. Keza Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında (çocuk) tabirini kullanması onu tahkir için değil Peygamber imiz (aleyhisselâtü ve sellem) 'a ömrü en kısa olduğu halde Teâlâ Hazretlerinin en büyük minnet ve ihsanda bulunduğunu ve onu bütün peygamber lerden şerefli ümmetinin de bütün ümmetlerden üstün ve çok olduğunu görerek takdir ettiğindendir. Harmele'nin rivâyetinde: İbrahim (aleyhisselâm) 'ın altıncı semada olduğu bildiriliyor. Buhari'nin Şerik rivâyetinde de Öyledir. Bu iki rivâyetten mâda heryerde Hazret-i ibrahim (aleyhisselâm) ’in yedinci katta olduğu zikredilmiştir. Mir'ac müteaddid defalar vâki olmuştur, dersek rivâyetler arasında tearuz yoktur. Aksi takdirde yedinci katta rivâyetini tercih ederiz. «Nihayet öyle bir seviyeye çıktım ki, orada kalemlerin hışırtısını işitiyordum.» buyurmuştur. Hattabi diyor ki: «Bu ses hükmü ilâhî ile vahyi yazarken ve levh-i mahfuzdan Allah'ın dilediği şeyleri istinsah ederken meleklerin kalemlerinden çıkan sestir.» Kâdî İyâz 'da şunları söylüyor: Bu hadis « Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e vahiy ve mikdarlarm Levh-i Mahfuzdan kalemlerle yazıldığının sahih olduğuna imanın vücubu Bâbında ehl-i sünnetin delilidir. Bunların keyfiyetini ancak Allah bilir. Âyet ve hadislerde nasıl vârid olduysa zahiri üzere inanmak keyfiyyetini Allah'a yahut Allah'ın bildirdiği zevata havale etmek icap eder. Bu gibi âyet ve hadisleri te'vil edenler ancak düşüncesi, imâm zayıf olanlardır. Çünkü şeriatın getirdiği bu delilleri akli deliller de muhal görmez Allah dilediğini yapar dilediğini hükmeder...» Yine aynı rivâyette namazların sayısını indirme hususunda: «Rabbime müracaat ettim, o da bunların satrını indirdi...» Duyurulmaktadır. Vakıa şatr kelimesi yarı mânasında kullanılırsa da burada ondan murâd yarı değil bir mikdârdır ki Kâdî İyâz 'in beyanına göre bu miktar beşte birdir. Nevevî , Kâdî'nin beşte birle takdirine bile lüzum görmüyor ve: « Burada şatrdan murâd: yine yarı olup bir kaç defa müracaat sonunda Rabbim yarısını indirdi demektir. Çünkü hadis muhtasardır...» diyor. Harmele rivâyetindeki: «Rabbim... bende söz bir olur; değişmez buyurdu.» Cümlesi: Karşısında şöyle bir sual hatıra, gelebilir: Namazları elliden beşe indirdi: Bu sözün değişmesi değilimdir? Cevap: Bu sözün manası teklifler değil verdiğim haberler değişmez; yahud kazay-ı mübrem denilen katı'i hükümler değişmez; Kazay-ı mualr lâk değişebilir demektir. Bu cümle ile «Bundan sonra artık söz değişmez.» manası da kastedilmiş olabilir. Muhammed b. el Müsenna rivâyetinde bahsedilen dört nehir, Buhârî ve diğer sahih kitaplarda beyan edildiği vecihîe Sidretü'l Müntehâ'nin kökünden çıkmaktadırlar. Bu dört nehrin bâtını olanları Mukatil'in beyanına göre Kevser ile Sel-sebil'dir. Zahiri olanları ise Nil ile Fırat'tir. Ulemâdan bazılarına göre bu isimler cennet ırmaklarını büyüklük ve lezzet yönünden Nil'le Fırat'a benzeterek İstiare edilmiş de olabilir. İsimlerin tevafukundan yani cennette Nil ve Fırat isminde iki nehir bulunmasından da ileri gelebilir. Maamafih yeryüzündeki Nil ile Fıra t'ın mahiyetini bilmediğimiz Sidret'ül Münteha'nin dibinden kaynamaları da mümkündür. Allahü A'lem. Abd b. Humeyd rivâyetindeki: «Allah'a mülâki olacağından hiç şüphe etme.» âyet-i kerimesini şahit gösteren Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) değil râvilerden biridir. Katade'nin tefsirine Mücahid, Kelbi ve Süddî gibi bir çok zevat iştirak etmişlerdir. İbn Abbâs, Mukatil Zeccac ve diğer müfessirlerin kavline göre ise; âyetin mânası: «Sen Mûsa'nın Kitaba kavuşacağına hiç şüphe etme.» demektir. Ma'âni ulemâsı da ayni fikirdedirler. Yine bu hadisi n Ahmet b. Hanbel ve Muhammed b. El-Müsennâ rivâyetlerinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in, Mûsa ve Yunus (aleyhisselâm) ’ı İsrâ gecesinde telbiye ederken gördüğüne işaret buyurulmaktadır. Bu zevatın dünyada olmadıkları halde nasıl Hac ve Telbiye ettikleri suali hatıra gelebilir. Bu suale ulemâ muhtelif cevaplar vermişlerdir: 1) Mezkûr peygamber ler şehitler gibi hatta şehidlerden de efdaldir-ler. Şehidlerin ise; Rab'leri nezdinde diri oldukları Nassı Kur'ân ile sabit-' tir. Binaenaleyh bu Hadis-i şerif te vârid olduğu üzere bu peygamber lerin de Hac edip namaz kılmaları ve bu suretle imkânları nisbetinde Allah'a yaklaşmaları ihtimalden uzak değildir. Çünkü onlar vefat etmiş te olsalar hükmen yine âmel diyarı olan bu dünyada sayılırlar. Dünyanın müddeti bitip de arkasından dâr-i ceza olan âhiret geldiği zaman amel de sona erecektir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) göklerde diğer peygamber leri de ruh ve cesedleriyle görmüştür. Onu istikbâl ve teşrif için ruhları o gece bedenleri şekline girmiş yahûd hakikaten bedenleri kabirlerinden oraya getirilmişdir. 2) Âhiret ameli zikr ve duadan ibarettir. Onların yaptığı da budur. 3) Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu peygamber ler hakkındaki rüyasını İsrâ gecesi görmemiştir. 4) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların dünyadaki hallerini görmüştür yani bu zevatın hali hayatta nasıl hac ve telbiye ettikleri ona temsilen gösterilmiştir. 5) Kendilerini görmemiş de olsa; hayatta iken oniann Hac ve Telbiye ettikleri Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e vahiy suretile bildirilmiştir.
Künye
KaynakSahîh-i Müslim
Kitap · Bâbİman · bâb bilgisi yok
Hadis No424
Râvi sayısı—
İlk râvi—
Sıhhat Değerlendirmesi
Sahîh (sağlam)Sahîh koleksiyonu

Müslim'in Sahîh'inde yer alan, sıhhati üzerinde ittifak edilen bir rivayet.

Araştırma

İsnadın coğrafi yolculuğu, varyant ağacı ve ortak halka bir arada.

İsnad Silsilesi

Rivayetin Peygamber’e ulaşan râvi zinciri.

İsnad zinciri verisi bulunmuyor.

Diğer kaynaklardaki paralel rivayetler

Bu rivayetin veri tabanında eşleşen paraleli bulunmuyor.
AnaAraKitapAğRâviKonuOlayKabile