Ana sayfa/Kitaplar/Müslim · Cuma · 2007← ÖncekiSonraki →
Müslim, Cuma 14
Namazı ve Hutbeyi Hafif Tutma Bâbı
باب تخفيف الصلاة والخطبة
⟲ Tekrar rivayetBu kayıt kendi metnini taşımıyor — kaynakta yalnız isnad zinciri ve “öncekinin aynısı” notu var. Asıl metin Müslim · Cuma · 2005 kaydında.
وَحَدَّثَنِي مُحَمَّدُ بْنُ الْمُثَنَّى، حَدَّثَنَا عَبْدُ الْوَهَّابِ بْنُ عَبْدِ الْمَجِيدِ، عَنْ جَعْفَرِ بْنِ مُحَمَّدٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَابِرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ، قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم إِذَا خَطَبَ احْمَرَّتْ عَيْنَاهُ وَعَلاَ صَوْتُهُ وَاشْتَدَّ غَضَبُهُ حَتَّى كَأَنَّهُ مُنْذِرُ جَيْشٍ يَقُولُ ‏"‏ صَبَّحَكُمْ وَمَسَّاكُمْ ‏"‏ ‏.‏ وَيَقُولُ ‏"‏ بُعِثْتُ أَنَا وَالسَّاعَةَ كَهَاتَيْنِ ‏"‏ ‏.‏ وَيَقْرُنُ بَيْنَ إِصْبَعَيْهِ السَّبَّابَةِ وَالْوُسْطَى وَيَقُولُ ‏"‏ أَمَّا بَعْدُ فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ وَخَيْرُ الْهُدَى هُدَى مُحَمَّدٍ وَشَرُّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلاَلَةٌ ‏"‏ ‏.‏ ثُمَّ يَقُولُ ‏"‏ أَنَا أَوْلَى بِكُلِّ مُؤْمِنٍ مِنْ نَفْسِهِ مَنْ تَرَكَ مَالاً فَلأَهْلِهِ وَمَنْ تَرَكَ دَيْنًا أَوْ ضَيَاعًا فَإِلَىَّ وَعَلَىَّ ‏"‏ ‏.‏
Asıl metin · Müslim · Cuma · 2005
Bana Muhammed b. el-Müsennâ rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize Abdülvehhâb b. Abdilmecîd, Cafer b. Muhammed'd en, o da Babasından, o da Câbir b. Abdillâh'dan naklen rivâyet etti. Dedi ki: « Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ; hutbe okudu mu gözleri kızarır; sesi yükselir, ve hiddeti artardı. Hatta bir orduyu tehdîdde bulunarak: (düşman) akşama sabah size baskın yapacak diyen (ordu kumandanı) gibi olur; ve şehâdet parmağı ile orta parmağını yan yana getirerek: «Ben kıyâmete şunlar (in bir birine olan yakınlığı) gibi yakın (bir zamanda) gönderildim.» der; ve şöyle devam ederdi: «Bundan sonra (malûmunuz olsun ki) sözün en hayırlısı Allah'ın kitabıdır. Irşadların en hayırlısı da Muhammed'in irşadıdır. Umurun en kötüsü, sonradan çıkarılanlarıdır. Her bid'at dalâlettir.» der; Sonra: «Ben her mü'mine kendi nefsinden ileriyim. Bir kimse (ölürken) mal bırakırsa o mal onun yakınlarına âiddir. Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana âid ve benim üzerimedir.» buyururlardı.
Sahîh-i MüslimSahîh (sağlam)Sahîh-i Müslim, Cuma (no. 2007)
وَحَدَّثَنَا أَبُو بَكْرِ بْنُ أَبِي شَيْبَةَ، حَدَّثَنَا وَكِيعٌ، عَنْ سُفْيَانَ، عَنْ جَعْفَرٍ، عَنْ أَبِيهِ، عَنْ جَابِرٍ، قَالَ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم يَخْطُبُ النَّاسَ يَحْمَدُ اللَّهَ وَيُثْنِي عَلَيْهِ بِمَا هُوَ أَهْلُهُ ثُمَّ يَقُولُ ‏ "‏ مَنْ يَهْدِهِ اللَّهُ فَلاَ مُضِلَّ لَهُ وَمَنْ يُضْلِلْ فَلاَ هَادِيَ لَهُ وَخَيْرُ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ ‏"‏ ‏.‏ ثُمَّ سَاقَ الْحَدِيثَ بِمِثْلِ حَدِيثِ الثَّقَفِيِّ ‏.‏
Bu kayıttaki metin
Bize Ebû Bekr b. Ebî Şeybe rivâyet etti. (Dedi ki) : Bize Vekî', Süfyân'dan, o da Ca'fer'den, o da babasından, o da Câbir'den naklen rivâyet etti. Şöyle dedi: « Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) cemaate hutbe okurken. (Evvelâ) Allaha lâyık olduğu veçhile hamdü sena eyler; sonra: «Bir kimseye Allah hidâyet verirse artık onu saptıracak yoktur; Allahın saptırdığına da hidâyet verecek yoktur. Sözün en hayırlısı Allahın Kitabıdır.» buyururdu. Bundan sonra râvî hadîsi Sakafî'nin hadisi gibi rivâyet etti.
Çeviri kaynağı: islamilimleri.com
Etiketler:İbadetNamaz

Mütercim şerhi

Aşağıdaki izah hadisin parçası değildir; mütercimin ve şârihlerin notudur.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in hutbe esnasındaki hiddeti hakkında Kâdî Iyaz şunları söylemiştir: «Tehdîd eden ve korkutan kimsenin hükmü budur. Hiddetinin artmasından murâd: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in hiddetli bir kimse sıfatı takınmasıdır. Bu şekilde hareketi; şeriata muhalif gördüğü bir hareketi yasak etmek için de olabilir. Vaizin sıfatı dahi böyle konuşacağı şeye uygun olmalıdır...» Nevevî : « Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in fazla hiddetlenmesi ihtimâl büyük bir inzâr ve tehdîdde bulunacağı zamana mahsustur.» diyor. Hadîsdeki «saat» kelimesi hem merfû' hem de mansûb olarak rivâyet edilmişse de mansub rivâyeti daha meşhurdur. Bu takdirde kelime mef-ûlü ma'adır. «Yakrunu» kelimesi dahi bazı rivâyetlerde «yakrinu» şeklinde zapte-dilmiştir. Fakat onun da meşhur ve fasîh olan kıraati «yakrunu» dur. Sebbâbe: şehâdet parmağı demektir. Bu kelime sebbetmek yani söğ-mekden alınmadır. Araplar söğerken şehâdet parmağı ile işaret ettikleri için ona bu isim verilmiştir. Kâdî Iyâz 'in beyanına göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'in şehâdet parmağı ile orta parmağını bir yere getirerek: «şunlar gibi...» buyurması ya birbirlerine pek yakın olduklarını temsildir. Yânı şu iki parmağın aralarında nasıl başka bir parmak yoksa, kıyâmetle benim aramda da başka peygamber yoktur; demektir. Yahut aralarındaki müddetin yakınlığını takriben beyandır. Nitekim bir hadîsde: «Dünyanın Ömrü yedi basamaktır; ben yedinci basamakta gönderildim» buyurulmuş; başka bir hadîsde,de: « İsrâfîli gördüm. Sûru kapmış; üfürmek için kendisine izin verilmesini bekliyor.» denilmiştir. «Emmâ ba'dü» İmâm Sîbeveyh'e göre «her ne olursa olsun-» ma'nasına gelir. Bu ta'bir, sözün evveli ile sonunu bir birinden ayırmak için kullanılır. Ferrâ' bunun «emmâ ba'den». «emmâ ba'dü» ve «emmâ ba'dün» şekillerinde okunmasını tecviz etmiştir. «El-Muhkem» nâm eserde bunun: «Sana ettiğim duadan sonra...» ma'-nasına geldiği bildiriliyor. Bazıları: «geçen sözden sonra» yahut «bana ulaşan haberden sonra» ma'nasına geldiğini söylemişlerdir. — Bu sösü ilk defa kimin söylediği ihtilaflıdır. Taberânî'nin merfû' olarak rivâyet etti Ebû Mûse’l Eş'arî hadisine göre Hazret-i Davûd (aleyhisselâm) 'dır. Bir çok müfessirler bunun «fasl-ı. hıtâb» olduğunu ve Hazret-i Davûd (Aleyhîsselâm) 'a verildiğini beyan etmişlerdir. Muhakkak ulemâya göre fasl-ı hıtâb: hakla bâtılın arasını ayırmaktır. Mezkûr ta'bîri ilk defa Ya'rub b., Kahta rî kullanmıştır; diyenler bulunduğu gibi, Kuss b. Sâide'nin söylediğini iddia edenlerde vardır. Bu gün «emmâ ba'dü» ta'bîri hutbelerde hamdü sena ile hatibin söylemek istediği asıl mevzuun arasında ve tasnîfâtda kullanılır, «Hüdâ» kelimesi Müslim 'in «Sahîh»inde hâ'nın zammîle rivâyet olunmuşsa da başka yerlerde hânın fethî ve dalın sükunu ile «hedy» şeklinde zaptedilmiştir. Herevî, «hedy»i yol diye tefsir etmiştir. Bu tefsire göre hadîsin ma'nası: «yolların en güzeli Muhammed’in yoludur.» demek olur. Hûda: irşâd ve delâlet ma'nasına, geldiği gibi bâzan: kalpde îman halketmek ma'nasında da kullanılır: «gerçekten sen doğru yola hidayet edersin» âyet-i kerîmesi birinciye, «Şüphesiz ki sen dilediğine hidâyet veremezsin; lâkin dilediğine Allah hidâyet verir, âyet-i kerimesi ikinci ma'nâya misâldir. - «Kul kendi fi'linin ve bu meyanda îmân ve hidâyetinin halikıdır» diyen Kaderiyye taifesi «hidayet» keilmesinin her yerde dua ve ir-' şâd ma'nasına geldiğini iddia etmişlerdir. Fakat Teâlâ Hazretlerinin: «Allah Dar-ı Selâma davet eder; ve dilediğini doğru yola hidâyet buyurur.» âyet-i kerimesi onların bu fâsid mezhebini reddeder. Çünkü âyet duâ ile hidayetin bir olmadığını göstermektedir. Bid'at: eskiden örneği olmayı pyeni çıkarılan şey demektir. Bu kelime ekseriyetle dînde çıkarılan yenilikler ma'nâsında kullanılır Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in: «her bid'aî dalâlettir.» sözü bir âmm-i mahsustur. Bu ifâde ile o: «ekseri bid'atlar dalâlettir.» demek istemiştir Ulemâ bid'atı: Vâcib, mendûb, haram, mekruh ve mubah olmak üzere beş kısma ayırırlar. Meselâ: 1- Kelâm ulemâsının usulünce deliller tertîb ederek dinsizlere red cevabı vermek ve emsali vazifeler vâcib; 2- İlmî kitaplar tasnif etmek, mektepler ve kışlalar yapmak gibi şeyler mendûb; 3- Muhtelif yemekler ve çeşitli meşrubat kullanmak mubahtır. Haram ile mekruh belli oldukları için onlara misâl vermeye lüzum görülmemiştir. Nevevî diyor ki: «Söylediklerim böylece bilindikden sonra anlaşılır ki bu hadîs âmm-ı mahsustur. Buna benzeyen sair hadîsler de öyledir. Hazret-i Ömeru'bnü'l-Hattâb (radıyallahü anh) ’ın terâvîh hakkında: «Ne güzel bidat bu!» demesi bizim söylediklerimizi te'yîd eder.» Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizin: «Ben her mü'mine kendi nefsinden ileriyim» sözü Teâlâ Hazretlerinin: « Peygamber mü’minlere kendi nefislerinden İleridir...» âyet-i kerimesine uymaktadır. Buradaki evleviyyetten murâd: daha yakın yahut daha haklı olduğunu bildirmektir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mü'minlere dâima din ve dünyalarına yarayacak, onları iki cihanda mes'ud edecek şeyleri emreder. Nefis ise tabiatı iktizası şerre daha meyyaldir. Onun içindir ki Hazret-i Yusuf (aleyhisselâm) «Ben nefsimi temize çıkarmıyorum; zîrâ nefis cidden kötülüğü emredicidir.» demişti. Ashâb-ı Kiram hakîkaten Resûlü Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimizi kendi nefislerinden ileri tutarlardı. Başta Uhud gazası olmak üzere bütün gaza ve seferlerdeki hareketleri bunu isbât eder. İmâm Nevevî bu hususta; şunları söylemiştir: «Ulemamız diyor ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kimsenin yiyeceğini almaya muztar kalsa o kimsenin pek ziyade ihtiyaç;, bile olsa onu alabilir. Sahibinin hiç bir mumâneat göstermeyip yiyeceği ona vermesi icâbeder. Yalnız bunun vukuu görülmemiştir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) .«Her kim borç veya çoluk çocuk bırakırsa bunlar bana aid ve benim borcumdur» buyurmakla kendinin her mü'mine kendi nefsinden ileri olduğunu tefsir ve izah buyurmuştur. Filvaki' islâmiyetin ilk zamanlarında bir kimse borçlu ölür, de borcunu ödeyecek mal bırakmazsa Resûlü Zîşân (sallallahü aleyhi ve sellem) Efendimiz onun cenaze namazını kılmaz; bu suretle ashabının nazar-ı dikkatlerini celbederek ihmalkârlıktan onları men' ederdi. Sonraları müyesser olan fütuhat sayesinde müslümanların maddî vaziyetleri düzelince böy-lelerin borçlarını bizzat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) üzerine aldı ve bil fiil ödemeye başladı. Nevevî bu hususda da şunları söylemektedir: «Böyle bir borcu ödemek Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ’e vacibmi idi yoksa onu sırf lütfü kereminden mi ödüyordu? bu husus ulemamız arasında ihtilaflıdır. Esah olan kavle göre vâcibtir. Bunun Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ’in hasâisinden olup olmadığında dahi ihtilâf etmişlerdir. Bâzılarına göre onun hasâisındandır. Binaenaleyh geride hiç bir mal bırakmadan borçlu olarak vefat eden kimsenin borcunu devlet reisinin Beytül-malden ödemesi lâzım gelmez; velev ki Beytülmal Zengin olsun ve bunda daha mühim bir iş de bulunmasın. «Fakat borç veya çoluk çocuk bırakırsa bana âid ve benim üzerimedir.» cümlesinde hem leffi neşr-i müretteb hem de îcâz vardır. Cümleden murâd: «çocuklarına bakmak bana âid, borcunu ödemek de benim üzerime düşen bir vazifedir.» demektir. Çocuklara Beytülmalden ilk defa nafaka veren Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) olmuştur. Ebû Bekr (radıyallahü anh) Beytül-malden nafaka verme hususunda müslümanlar arasında fark yapmaz ve: «Bunlar Allah için çalıştılar; binâenaleyh ecirleri de Allah'a âiddir. Bey-tülmaldeki nafaka ise gelip geçici bir arazdır. Ondan iyiler de yer kötüler de. Bu onların amellerinin karşılığı değildir.» dermiş. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) bilâkis müslümanlar arasında teremde bulunur: «Ben Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) 'e karşı harbe-' denleri, onunla birlikde düşmanına karşı harb edenlerle bir tutamam.» ermiş. Çocuklara Beytülmalden yiyecek, yağ ve para verir; fakat memedeki çocuklara bir şey tahsis etmezmiş. Hatta bir akşam emmek isteyen bir sabîye rastlamış. Annesi onu emzirmi'yörmuş. Hazret-i Omer (radıyallahü anh) emzirmesini emredince. Kadın': «emzirirsem Ömer buna Beytülmalden bir şey vermez» demiş. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) : «Hayır! Ömer ona nafaka takdir eder.» diyerek çocuğun emmesini te'mîn etmiş. Ondan sonra yeni doğan çocuklara senede yüz dirhem nafaka bağlamış.
Künye
KaynakSahîh-i Müslim
Kitap · BâbCuma · 14. bâb — Namazı ve Hutbeyi Hafif Tutma Bâbı
Hadis No2007
Râvi sayısı—
İlk râvi—
Sıhhat Değerlendirmesi
Sahîh (sağlam)Sahîh koleksiyonu

Müslim'in Sahîh'inde yer alan, sıhhati üzerinde ittifak edilen bir rivayet.

Araştırma

İsnadın coğrafi yolculuğu, varyant ağacı ve ortak halka bir arada.

İsnad Silsilesi

Rivayetin Peygamber’e ulaşan râvi zinciri.

İsnad zinciri verisi bulunmuyor.

Diğer kaynaklardaki paralel rivayetler

Bu rivayetin veri tabanında eşleşen paraleli bulunmuyor.
AnaAraKitapAğRâviKonuOlayKabile